14 Ağustos 2015 Cuma

ÖLÜ TOPRAĞI



Ö L Ü T O P R A Ğ I

Anonslar, sirenler, patlamalar, çığlıklar… Kafamın içini, çoğuna anlam veremediğim boğuk sesler doldurmuştu. Biri, kulaklarımı avuç içiyle bastırarak kapatmış gibiydi. Bütün renkleri kendi içinde barındıran beyaz bir ışık vardı her yerde. Ardından bulanık desenler görmeye başladım. Sonra her şey netlik kazandı. Görüş alanımı kısıtlıyor diye yüzümdeki maskeyi çıkardım. İnsanların gözlerindeki dehşetin, gri ve kırmızı olan tüm nesnenin rengini gördüm ve bu nesneler olması gerektiğinden daha yavaş hareket ediyordu. İşte tam o sırada, kulağımı kapatan görünmeyen eller birden çekildi. Sesler, renklerle olan senkronizasyonunu tamamladı ve her hareket o anda kendi hızına kavuştu. Hayatın anlamını bulacakmışım gibi hissettim o anda ama hiçbir şey olmadı.

Sokağın ortasına serilmiş paspas gibi duruyordum. Etrafımda ters çevrilmiş yanan arabalar, dumanlar, kırık camlar, taşlar, birbirine saldıran insanlar ve bir de Mortlar yani yaşayan ölü polisler vardı.

2043 yılında devletin özel olarak ürettiği polislerdi bunlar. Bir bedene sahip olsalar da kalpleri atmayan, ruhları olmayan varlıklardı. İşini emredildiği gibi yapan kolluk güçleri üretmek için devlet, kimsesi olmayan insanların ölü bedenlerinden bir ordu yaratmaya başlamıştı. Her Mort, bir hafta görevini yapabiliyor sonrasında çürüyordu. Daha fazlasına ihtiyaç duydukları için laboratuvar yerine şehrin her tarafına fabrika yaptılar. Her gün, yüzlerce Mort üretiliyor ve ne zaman sistem karşıtı bir ayaklanma olsa, ilk müdahaleyi onlar yapıyordu. Mortlar tarafından ısırılan herhangi biri de ortalama 8 saat içinde zehirlenerek ölüyordu. Sadece kimsesi olmayanlardan değil, gösteride öldürülen kişilerin bedenlerinden de gizliden gizliye yeni Mortlar yapıldığını herkes biliyordu. 2045 anayasasında da Mort’ların ısırmaları yasallaştırılmıştı.

Madde 13-
4556 sayılı kanunun 17. Maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Yakalılar, kendisine veya başkalarına, iş yerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara, kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara Molotof, patlayıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde silah kullanabilecek. Yasa dışı toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin dağıtılmasında, gerektiğinde Mort’lar kullanılabilecek.”

Kaçmaya çalışanlar üzerimden atlıyor, bazıları da üzerime basarak geçiyordu. Haziran günlerini anmak için meydanda toplanmıştık. Sonra gruba saldırdılar. Mort’lar tarafından ısırılmak istemiyordu hiç kimse. Ölmekten korkmuyorduk hayır. Öyle olsaydı kimse orada olmazdı. Öldükten sonra bizim bedenlerimizden de yeni Mort’ların yapılmasını istemiyorduk. En son hatırladığım; koşarken önümdeki adamın birden durduğuydu. Sonrası yok. Sanırım o adama çarpıp yere düştüm. Şaşkınlığımı üzerimden atıp bir an önce ayağa kalkmam ve oradan uzaklaşmam gerekiyordu. Çünkü ileride gözünü bana dikmiş ve üzerime doğru koşan bir Mort vardı. Kalkmaya çalıştım ama ayağım birkaç kez kaydı. Sonunda kendimi toparladım ve ayağa kalkıp koşmaya başladım. Bir iki adım atmam ve yüzükoyun yere düşmem aynı zamana denk geldi. Ayaklarımla, kokuşmuş bir ölünün suratına vuruyordum. Yolun kenarındaki bir apartmanın kapısına doğru sürünmeye başladım. Boğuşuyorduk. Eşikteyken döndüm ve ellerimle boğazını tuttum. Gözünün olması gereken yerde gri damarlı, bembeyaz bir taş vardı sanki. Üstüme başıma köpüklü salyalar akıyor, salyalarının kekremsi acı tadını alabiliyordum. Derisi boz bir renk almıştı ve kendisi de çürük yumurta gibi kokuyordu. Sonra kapı otomatiğinin sesini duydum. Olanca gücümle Mort’u itip kendimden uzaklaştırdım ve içeriye girip kapıyı kapattım. Olduğum yere yığılmıştım. Bodrum kattaki dairenin kapısı açıldı. Yaşlı bir kadın kafasını uzatıp bana eliyle gel işareti yaptı. Mort, kafasını cama vurmaya başlayınca, camı kıracak diye endişelenip hemen aşağıya indim.

İncecik aralanan kapıdan içeriye su gibi aktım. Ayak parmaklarımın ucunu kullanarak ayakkabılarımı topuktan çıkardım. Öylece bırak gel içeri dedi yaşlı kadın. Yüzüne bakmayıp sadece sesini duymuş olsaydım 90 yaşında biri bana seslendi diyebilirdim. İnce, titrek ve ağlamaklı bir ses tonu vardı. O yaştaki kadınların cildi kırışık, elinde ve yüzünde çiller olurdu ama ışıldayan sütbeyaz yüzünde hiç çil yoktu kadının. Göz kenarındaki ve dudağının üzerindeki kırışıklıkları saymazsak neredeyse yüzünde hiç kırışıklık da yoktu. Şimdilerdeki yaşlı kadınların üzerinde görmediğim Van Gogh tablolarını anımsatan küçük beyaz çiçekli, mavi,  uzun bir elbise giymişti. Platin beyazı saçlarını toplayıp arkada tek belik örmüş ve beliğin ucuna da saçıyla düğüm atmıştı. Çok kibar ve narindi. Hafif kamburluğundan olsa gerek, kafasını bana doğru kaldırıp eliyle bir odaya buyur etti. Hayır desem oturup ağlayacak gözleri vardı. Gösterdiği odaya girdim. Boyut değiştirmiş gibiydim. Hologramlardan izlediğimiz 2000’li yılların başındaki popüler mobilyalarla süslenmişti. Antika dükkânlarında satılanlara benziyordu neredeyse her şey. Duvarda pirinçten yapılmış bir saat, yerde dokuma halı, vitrinde kesme kristal bardaklar, ahşaptan yapılmış fotoğraf çerçeveleri, kadife bir kanepe ve kanepenin üzerinde bir şal… Lcd ekran televizyon ve vcd player görmeyeli uzun zaman olmuştu. Şaşkın şaşkın ortalığa bakarken birden koluma hançer saplanır gibi bir ağrı saplandı. Kanepeye oturdum. İyi misin? dedi 90 yıllık sesiyle. 24 yıllık başımla iyi olduğumu onayladım. Üzerimdeki kıyafeti çıkarınca o tuhaf acının kaynağını gördüm. Bir Mort tarafından ısırılmıştım. Korkuya kapıldım ve derin derin nefes alma ihtiyacı hissettim çünkü aldığım nefes yeterli gelmiyordu. Yaşlı kadın yanıma oturdu ve kolumdan tuttu.
-        -Korkma oğlum. Sakin…
Korku ve heyecandan hiçbir şey diyemiyordum. Yaşamayacağımı da biliyordum. Odadan çıktı. Ben de bir çıkış yolu bulmak için ayağa kalkıp etrafa bakındım. Kısa bir süre sonra, yine eskilerden, bir leğenin içinde sıcak su ve birkaç parça kıyafetle geldi. Beni kanepeye tekrar oturttu.
Kolumdaki kiri ve kanı sıcak suyla temizlemeye başladı. Derimin içine geçirilmiş diş izlerini görebiliyordum. Ayağa kalktım.
-          -Bu binanın arka bahçesi var mı?
-          -Var oğlum. Neden sordun?
-          -Çukur… Vakit kaybetmeden çukur kazmalıyım. Kazma kürek var mı teyze?
-          -Dur bakalım acele etme.
-         -Neyine acele etmeyeyim ya? Hı? Neyine? Cesedimi bulurlarsa benden de bir Mort yaparlar anlıyor musun? Cesedimi asla bulmamalılar.
Üstüm çıplak bir şekilde bir sağa bir sola bakınıyordum ve odadan çıkıp bahçe kapısını aramaya başladım. Mutfaktan arka bahçeye açılan kapıyı gördüm. Tam çıkacaktım ki Mort’ların sokak duvarından içeriye doğru baktıklarını gördüm. Hemen oturma odasına geçtim.
-          -Benim kendimi gömmem lazım. Beni gömmeye yardım eder misin teyze?
-      - Dur bakalım ben o işi iki kere yaptım. Bir daha yapmaya niyetim yok. Belki de gömmen gerekmiyordur kendini.
-          -Teyze sen hiçbir şeyin farkında değilsin tamam mı? Sus.
-          -Ben her şeyin farkındayım oğlum. Bak.
Güler yüzlü yaşlı kadın yüzüne o kadar ciddi bir duruşu o kadar kısa sürede taktı ki sinirimi ve heyecanımı kaybettim bir anda. Kolunu sıyırdı ve kolundaki diş izlerini gösterdi bana. O anda anadilimi unutmuş gibiydim. Bir şey söyleyecek gibi ağzımı açtım ama hiçbir şey söyleyemedim.
-          -Gel otur da anlatayım sana. Ama önce şu yaranın temizliğini bitireyim.
O yaradan sonra hâlâ hayatta olan birinin olması beni çok şaşırtmıştı. Ne dediyse yapmaya başladım. Hikâyesini merak ediyordum çünkü. Yarayı temizlerken, gözümü hiç kaçırmadan, yüzüne bakıyordum. Büyük bir titizlikle temizledi kolumu. Bir keşiş kadar sakin ve bir Zen ustası kadar da bilge biri gibi geldi gözüme. Getirdiği kıyafeti giydim. O kadar rahattı ki sanki bana özel dikilmiş gibiydi. Duvarda duran çerçeveye daldı gözleri. Çerçevede ben yaşlarda bir gencin fotoğrafı vardı. Uzaktan yüzünü seçemiyordum ama tanıdık birine benziyordu. Sonra tanıdım ve gördüğüme inanmak için fotoğrafın yanına yaklaştım. Ekrem. Bu o. Direnişimizin maksadı olan ve lider diye bildiğimiz, yoldaş… Maskesini yüzlerimize taktığımız, yüzümüzün onun yüzü olmasını istediğimiz kişi. Ekrem’in fotoğrafına hayranlıkla bakıyordum. Kadın anlatmaya başladı.

-          -O yıl çok ağaç kestiler. Çok çocuk vurdular. O yıl çok anneyi de öldürdüler böylece. Beni de… Bir tek canım kalmıştı geride ama çok fazla şeyi yitirmiştim. Ekrem benim evladımdı. O bir şey yapmadı ama onu kafasından vurdular. Çok kan aktı. Kanlar kanlara karıştı. Oradaki çocuklar ölürken kan kardeş oldular.

Fotoğrafa bakmayı bırakıp yaşlı kadının yanına oturdum. Kadın, yıllarca içinde biriktirdiği hikâyeyi, gözleri bir noktaya dalmış bir şekilde, okuyordu. Ben de çıt çıkarmadan anlattıklarını dinledim ve neden teninin o denli beyaz, sesinin de titrek olduğunu anladım.

-          -En zoru ilk yıldı. Gerçi şimdi de aynı ya! Hiçbir yara iyileşmiyor. Kabuk bağlıyor sadece. Her yıl aynı gün o kabuk kalkıyor ve aynı tazelikte kalıyor. Ömür evladım, ömür; yaralarımızın kabuğunu değiştirdiğimiz anların toplamıdır. Ne vakit gireriz toprağın altına, o zaman bütün yaralar iyileşir. Ne kabuk kalır ne bir şey…

Evladımın vefatının üzerinden ömür gibi koca 1 yıl geçmiş ve ben dışarıda olup biteni hep televizyondan izlemiştim. Terörist diyorlardı Ekrem’ime. Bazıları da Allah var seviyordu. Sevenleri ben de seviyordum. O benim evladımdı. İzlediklerime daha fazla dayanamadım ve televizyonu kapadım. O günden sonra bir daha hiç açılmadı şu televizyon. Hiç dışarı da çıkmadım. Telefonla siparişi öğrendim. Her şeyim evime geliyordu. Ekrem’imin hayaletiyle yaşadım bu dört duvarda. Rahmetlik kocam, Ekrem’den 2 yıl önce vefat etmişti. Acım üçken beşe, on beşe çıkmıştı.

Bir gün, kapımın altından attıkları broşürden öğrendim Mort’ları ürettiklerini. Töbeler olsun dedim. Neler göreceğiz daha. Yıllar, uzunluğunun on katı yavaşlıkta geçiyor ve ömrümü yiyip bitiriyordu. Ölmek istiyordum her gün ve hazırdım da ama ölmüyordum. Ekrem’in öldürüldüğü günün 33. yılında dışarı çıkmaya karar verdim. Mahşer gibi kalabalıktı. Oğlumu vurdukları yere gitmeye çalışıyordum ve ilerledikçe kalabalığın sayısı daha da artıyordu. Sonra Ekrem’i gördüm sandım bir yerde. Yanımdan geçti gibiydi. Evladımı düşünmekten aklım bana oyun oynuyor dedim kendi kendime. Karşıdan yine Ekrem’in geldiğini gördüm. Onun yüzüydü bu. Elimi kalbime koydum. Ekrem’im dedim. Kollarımı açtım. Tam da evladıma sarılacaktım ki bir elini yumruk yapıp havaya kaldırdı ve “Ekrem yoldaş ölümsüzdür.” dedi. Sonra kalabalıktaki herkes aynı şeyi tekrar etti. “Ekrem yoldaş ölümsüzdür.” Oğlum her yerdeydi. Herkesin yüzü Ekrem’in yüzüydü.  Duvarlarda adı, binalarda resmi vardı evladımın. Bir Ekrem’i toprağa vermiş binler Ekrem’i doğurmuştum sanki.

Grup birden hareketlendi. İnsanlar koşuşturmaya ve dağılmaya başladı. Şimdiki halimden daha dinçtim ama yine de koşamıyordum. Birçoğuna saldırdı kör olasılar. Kaçanlar kurtuldu ama ben kaçamadım. İki Ekrem çekti aldı beni onların elinden. Herkes kendi canının derdine düşmüştü. Evladımın mezarına doğru yola koyuldum. Kolum ağırlaşmaya başlamıştı. Yürümekte de zorluk çekiyor ve titriyordum. Mezarlığa vardığımda öksürük nöbetleri ve ardından kusmalar başlamıştı. Ölüyordum işte. Her gün beklediğim ölüme oğlumun koynunda hazırlamaya çalışıyordum kendimi. Mezarının üzerine uzanmış öksürüyor ve toprakların ağzıma girişine engel olamıyordum. Toprak zerrelerinin ciğerime doluşunu hissettim. Sonra tekrar kustum. Gözlerim ağırlaşmaya başladı. Kendimi ölümün kollarına bıraktım ve beyaz bir ışık görmeyi umarken her yer karardı.

Gözümü tekrar açtığımda akşam olmuştu. Uyumadan önce şişen kolum normal görünüyordu artık. Kendimi iyi hissediyordum. Kimin aklına gelirdi ki bir ölünün toprağı bir diriye can vereceği? Doğru söylüyorlardı insanlar. Ekrem bir kahramandı. Ne tuhaf… Ekrem’im öldüğünde bile annesinin… Ekrem’im öldüğünde bile annesinin elini bırakmadı ne tuhaf.

Yürüyerek eve gittim. Dağılmış yürüyüşten geriye, yerde sürüklenen bayraklar, dumanlar ve oğlumun yerlere atılmış yüzleri kalmıştı.


Sonra daldığı yerden çekti aldı gözlerini yaşlı bilge. Yoldaşımızın annesi. Tam gözümün içine baktı bir süre. Bana getirmek için kalkıp vitrinde duran, içinde ölümsüz yoldaşın ölü toprağının bulunduğu cam kavanozu öptü. 

28 Mart 2015 Cumartesi

TITANIC KILIKLI ADAM


-üç öykünün ikinci parçası-

Sarı saçlı, mavi gözlü, -ne çok zayıf ne de çok iri- adamın üzerinde, parlament mavisi, -ne çok dar ne de çok bol- takım elbise vardı. Leonardo Di Caprio’ya benziyordu. Bir eli cebinde diğer elinde de –ne çok ince ne de çok kalın- sigara olan adam, Tarlabaşı’ndaki köşelerden birinde -ne çok heyecanlı ne de çok sakin- dolanıyordu.
Yarım saat önce bir önceki gün henüz bitmiş ve yeni bir güne, geceyle başlamışken birkaç trans gelip –ne çok alçak ne de çok yüksek- duvarın dibinde durdu. Titanik kılıklı adam onlara baktı ve sigarasından -ne çok az ne de çok fazla- çekti. Bir süre sonra Nünüş geldi. Titanic, Nünüş’ü görünce elindeki sigarayı yere atıp sigaranın üzerine ayakkabısının ucuyla –ne çok yavaş ne de çok sert- bastı. Kızlar bir süre -ne çok şakacı ne de çok ciddi- konuştuktan sonra Nünüş onlardan ayrılıp başka yerde tek başına –ne çok mutsuz ne de çok mutlu- beklemeye başladı. Adam da Nünüş’ün yanına gitti. Adamın iki cümlesine karşılık –ne çok ters ne de çok düzgün- iki karşılık verdi. Üçüncü soruyu sorduktan sonra bizim kız birden canavara dönüşmeye başladı. Boğazındaki âdem elması, o sinirlendiğinde daha da belirginleşip bir aşağı bir yukarı hareket etti. Ben, adamı oracıkta yiyecek ya da dün geceki gibi falçatasını çıkarıp –ne çok ince ne de çok derin- hacamat edecek sandım ama zaten adam da diretmedi –ne çok tepkisiz ne de çok tepkili- döndü arkasını gitti. Köşede park ettiği lüks arabasına binip bir süre koltukta –ne çok sinirli ne de çok sakin- oturdu. Sonra arabasını, egzozundan sesler çıkararak, sürdü gitti. Diğer kızlar Nünüş’ün yanına geldi. Kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra bizim Titanic yine aynı gümbürtüyle kızların önünden geçti. Bir eliyle direksiyonu tutarken diğer eliyle –ne çok gizli ne de çok aşikâr- kemerini çözmüş pantolonunu indirmeye çalışıyordu. Kızlar merakla arabanın peşinden baktılar. Nünüş tedirgin ve tepkisizdi.

Adam üçüncü kez kızların önünden geçerken pantolonunu tamamen çıkarmıştı. Kızlara bakıyordu. Hayır. Aslında Nünüş’ün gözbebeğinin tam ortasına dikmişti gözlerini. Titanic, direksiyon hâkimiyetini kaybedip diğer şeride geçti ve kendisinden çok daha hızlı gelen –ne çok ucuz ne de çok pahalı- bir araçla kafa kafaya girişti. Çarpışmanın şiddetinden adam ön camdan dışarı fırladı ve bir süre uçtuktan sonra karşı yönden gelen –ne çok küçük ne de çok büyük- bir başka arabanın üzerine yarı çıplak bir şekilde düştü. Kızların çığlıkları kırbaç gibi çınlattı –ne çok boş ne de çok kalabalık- caddeyi. Nünüş oracıkta yere yığıldı. Ambulans gelip sağlık görevlileri adamı çevirdiklerinde adamda yüz müz kalmamıştı. Sonra ambulansa Titanic ile birlikte başka bir adamı da aldılar. Yaşlıca biriydi. Nünüş gözlerini açarken ambulans sirenini çala çala uzaklaşıyordu. Bir adam geldi leş gibi içki kokuyordu. On tane midye yedi ve tabladaki kalan midyeleri de satmış oldum böylece. İkinci postayı almak için Mis sokaktan İstiklâl caddesine doğru –ne çok yavaş ne de çok hızlı- yürüdüm.



26 Mart 2015 Perşembe

BİR PERUK TEDİRGİNLİĞİ

-üç öykünün ilk parçası-

Ezan sesi ile gözlerimi açtım. Gözbebeklerim küçüldü. Gözlerimi kısarak baktım etrafa. Gözlerim, yüzyıllardır kapalıydı da şimdi ilk kez açılmış gibi ağrıyordu. Sanki gözümün içinde binlerce kıymık var da her hareketinde batıyormuş gibiydi. Ezan sesine kulak kabarttım. Çünkü göz konusunu kapatmak istiyordum. 

Sabah ezanını nerede duysam tanırım ama bu sabah ezanı değildi. Eğer sabah ezanı olsaydı, saba makamında okunurdu. Aslına bakarsanız makamları hiç bilmem. Şu anda kim olduğunu hatırlamadığım biri söylemişti. Bazı ortamlarda konusu açılınca paylaşıyorum bu bilgiyi. Kısa süreli bir susuş oluyor. O susuşu seviyorum. Ezan ve makamları hakkında çok bilgili olduğumu düşünüyorlar herhalde diye geçiriyorum içimden. Ama o anda ben, uzun zamandır sabah ezanıyla uyanmadığımı geçirdim içimden. Annemin hadi oğlum kalk namazını kıl deyişini duyar gibi oldum. Namazlarımı çok aksatıyorum. Gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalıştım. Çünkü namaz konusunu kapatmak istiyordum. Sonra zihnimde, rüyamı biraz daha devam ettirdim kendimce. En son ne hatırladıysam oradan sonrası zihnimin kurgusu oldu. Genelde rüyalarımı hatırlamam. Bazen de uyanır uyanmaz aklıma gelir. Yatakta; yani olay mahallinde…

Gökyüzünde bir mermer gibi görünen ayın, sokak lambası gibi ışığı beni gözümden vurmaya devam ederken kalktım, tuvalete gittim. Çünkü rüya konusunu kapatmak istiyordum. Klozetin kapağını tek parmağımla dikkatlice açıp ayakta işedim. Sarı lekeleri silip peçeteyi klozetin içine atıp sifonu çektim. Zihnimin anaforunda kaybettiğim isimler, yüzler ve telefon numaraları gibi peçete de döne döne suda yitti. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Daha da yakından baktım. Çok daha yakından… Tedirgin oldum. Gözbebeklerimin içinde bana bakan bir ben daha vardı. İçime hapsolmuş biri gibi görünüyordum. Hissettiğim kişiyle aynada gördüğüm kişi farklıydı. Bana verilen bu hediyeden çıldırıp peçeteninki gibi bir yitişe sahip olmamak için hep iki insan gibi kaldım. Birbirine bakan ve yalnızlık çekmesin diye birbiriyle konuşan iki insan gibi…

Kemerli burnumdaki siyah noktaları çıkarmak için burnuma bant yapıştırdım. Burnuma kan kokusu geldi. Bir önceki geceyi hatırladım. Yüzümle ilgilenmeye başladım. Çünkü o geceyi unutmak istiyordum. Gözlerim kan çanağına dönmüş, sigara içmekten dilim sarı yeşil arası bir renk almıştı. Elimi yüzümü iyice yıkayıp dişlerimi ve dilimi fırçaladım. Mutfakta ayaküstü bir şeyler yiyip cıgara altı yaptım. Sonra, ikinci el eşyacıdan aldığım aslan pençesi gibi kolluğu olan koltuğa oturup, sigarayla birlikte türk kahvesi telledim. Ağzımdan yukarıya çıkan dumanları, dumanlar görünmeyinceye kadar, gözlerimle takip ettim. Dans eden bir kadın gibi kıvıra kıvıra yükseliyordu. Son nefesi içimde daha uzun tuttum. Sigarayı fincanın içine bastırdım. Telvelerle birleşir birleşmez cos diye bir sesle söndü. Nefesimi dışarı verdim. Hiç duman çıkmadı ağzımdan. Evin çok kirli olduğu dikkatimi çekti. Uzun zamandır temizlik yapmadığımı düşündüm. Saat 10’a geliyordu. Kalktım yatak odasına gittim. Çünkü temizlik konusunu kapatmak istiyordum.

Üzerimdeki bütün kıyafetleri çıkarıp tuvalet aynasının pufuna oturdum. Burnumdaki bandı çıkarıp tonikle yüzümü temizledikten sonra makyaj yapmaya başladım. Ten rengimin bir ton açığı olan fondöten, gereğinden kırmızı ruj, şeftali tonlarında allık, simli farlar, kömür siyahı rimel ve eyeliner sürdüm. Yatak odamda mor renkler hâkimdi. Kapının olması gereken yerinde gökkuşağı renklerini anımsatan boncukların dizili olduğu, her giriş çıkışta şıkır şıkır sesler çıkaran sarkıtlar, yatağımın üzerinde rengârenk kırlentler ve pelüş oyuncaklar vardı. Elime bir tarak alıp tuvalet aynasının köşesinde duran, cansız manken başının üzerindeki peruğu taramaya başladım. Koyu kahve renkli, telleri parlak bir peruktu. Çok doğal duruyordu. Peruğu kafama yerleştirirken tedirgin oldum yine.

Orta sondaydım. Evde kimsenin olmadığı bir gün, aynanın karşısına geçip annemin lastikli pazen eteğini kafama geçirip saçlarım uzun olsa nasıl görünürdüm acaba diye aynaya bakarak kendi kendime bir şeyler deniyordum. Çekmeceyi karıştırıp annemin makyaj malzemelerinden birini aldım. Kafamı kaldırmamla babamı arkamda durup bana bakarken görmem aynı zamana denk geldi. Düğüne gittiklerini biliyordum ama babam geline takacağı bileziği evde unutup geri dönmüştü. İkimiz de bir süre öylece birbirimize bakakaldık. Dışarıda kar yağıyordu. Babamın alnında duran bir kar tanesi önce yanağına sonra da çenesine doğru eriyerek indi. Babamın yumrukları ve tekmeleri de art arda yüzüme ve tüm vücuduma indi. Pehlivan gibi bir adamdır babam. İriyarı, pala bıyıklı, boylu poslu, sert mizaçlı… Elazığ’ın önde gelen aşiret reislerinden sözü her yerde geçen biridir. Birkaç şiddetli yumruk ve tekmeden sonrasını da hatırlamıyorum. En son, Demirci Mahmut’un oğlu ibne mi olmuş, kadın mı olmuş dedirtecen, gibi bir şeyler duydum. Dayak sırasında burnumla birlikte kalbim de kırılmıştı. İşte o olaydan sonra ne zaman aynaya baksam ya da peruk taksam, arkamda babamı görecekmiş gibi bir tedirginlik olur bende.


Uzun süren bu ritüelden sonra saate baktım. 12’ye geliyordu. Birkaç dakika sonra yeni bir güne girip hafta sonunu karşılayacaktım. Hareketlerimi hızlandırıp siyah külotlu çorap üzerine silikonlu göğüslerimi belli edecek straplez bir üst ve bunun altına da siyah deriden bir mini etek giydim. Çünkü peruk konusunu kapatmak istiyordum. Topuklu ayakkabılarımı da ayağıma geçirip dışarı çıktım. Sadece ay ışığıyla aydınlanan, dar ve taşlı bu yollarda bu ayakkabılarla zar zor yürüyordum. Topuğum öylesine ses çıkarıyordu ikinci katta oturan insanlar bile camdan dışarı çıkıp bu kim dercesine bakıyordu. Karşılıklı sıra sıra dizilmiş, taş işlemeli, üç ya da dört katlı eski binaların olduğu Ömer Hayyam sokağından yukarı çıkıp, şimdilerde restorasyon adı altında yabancılara peşkeş çekilen ve o güzelim binaların sadece kodaman adamların gidebileceği oteller haline getirilen yere yani Tarlabaşı’na geldim. İleride bizim kızların olduğu duvar dibine gittim. Üç beş hal hatır sorup birkaç lubunya şakası yaptıktan ve bir gece önceki hâsılattan ve faça olayından konuştuktan sonra yanıma, takım elbiseli, sarışın, mavi gözlü parlak bir tip geldi. Yaşı vardı ama belli etmiyordu. Bütün bir gece ne kadar diye sordu. Zengin birine benziyordu. Ben de bol keseden attım. Belki zokayı yutar, ben de kısa günün kârı der ve temiz parayı cebellezi yapardım. Üç bin TL aslanım dedim en kadınsı ses tonumla. Deri giyer misin dedi. Giyerim sen yeter ki iste dedim en şehvetli ses tonumla. Senin gibi 3 kişi daha bulabilir misin diye sorunca sinirlendim. Siktiri çektim en erkeksi ses tonumla. Biliyordum bunun gibi adamları. Güya parasıyla bizleri aşağılamaya çalışacak. Millet cadı avı gibi bir çeşit ava çıkmış zaten. Kelle koltukta geziyoruz. Allah’a emanet yaşıyor valla bizim tayfa. Her gün yeni bir cinayet, yeni bir intihar, yeni bir faili meçhul… Herifi madileyince kafamı bizim kızlardan taraf çevirdim. Çünkü fantezi konusunu kapatmak istiyordum. Son model, metalik gri rengindeki arabanın egzozunu bağırta bağırta önümden hızla geçti. Umurumda değilmiş gibi davranmaya çalışıyordum. Bizim kızlardan ikisi geldi. Kimdi o adam, ne istiyordu gibi sorular sormaya başladılar. Havam olsun diye, aman boş verin şu zengin piçini konuşmaya bile değmez ayol dedim. Kısa bir süre sonra önümüzden tekrar aynı egzoz sesiyle geçti. Bana bakarak sürüyordu arabayı. Sadece sol eli direksiyondaydı ve yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. Bizim kızlar seninki geldi diye takılmaya başladılar ama tedirginliğimi anlamamaları için bir şey demedim. Diğer tarafa doğru hızla sürdü arabasını. Kısa bir süre sonra tekrar geldiğini fark ettim. Kızlara malzeme çıktı yine. Enişte geliyor diyerek beni dalgaya aldılar. Arabasını bana bakarak sürdüğü için dikkatsizlikten orta şeridi aşıp karşıdan gelen bir araca olanca hız ve gürültüyle çarptı. Önce bizim kızların erkeksi çığlıkları doldurdu Tarlabaşı’nı sonra da araçların çarpışma sesi… Benim gıkım çıkmadı. Kaskatı kesilmiş öylece kalakalmıştım. Bayılmadan önce son hatırladığım şey, adamın ön camdan dışarı fırladığıydı. Bayıldım çünkü kaza konusunu kapatmak istiyordum.

ARTIK ÇOK GÖÇ

-artık çok göç-

...O arada
bize uzak(!)olan doğudan haber geldi.

Doğu, hep uzak oldu nedense gülmelere
ve bir o kadar da yakın, ağıtlarına annelerin.
Fay'da vermiyor içimin gel-git(me)lerine.
Bir çatlak bulsam, sızsam rüyalarımın en ince yerlerine.

İçimin kırıklarına saklandım görünce.
Kendimin göçünde,
ezildim kendi göçüğümde.
Tutamadıklarımın burnunda islenmiş-
-ten tütüyorum belki de.

Ama bu sarsıntı biraz da terk edişin artçılıdır,
kalanın gönlünde.
Biliyorum
artık çok göç gitmek için,
kendinden başka bir yere.

Üzerime doğru geliyor dalgaları gözyaşlarımın.
Sanırım yüzmek yetmeyecek ilerlemeye.
Çünkü herkes fayına düşeni yaşıyor,
tsunamadıklarının içinde.

Şimdi üflesem kendi surumu
ve yer yarılsa,
içime girsem.





ilgili video:  https://www.facebook.com/video.php?v=3058973162144&set=vb.159751084059215&type=2&theater

25 Mart 2015 Çarşamba

KİREÇ SERP ÜSTÜME

-kireç serp üstüme-
Saçının beliğinde
dantel gibi işlenmiş bir cinayetin
örgü tanığı gibi,
açık kaldı gözleri
gözlerimde kirpiklerimin.

İncelince insan
gözyaşları bulanık gösteriyor baktığı her yeri.
Yüzünü yakan tuz izleri.
Boynunda hayatın dik'işleri
ama bil ki
diktiğin yerden söktüm hayat hep seni.

Böyle zamanlarda
yüzümde gezinirken
kına kokusu daha bir belirgindir annemin ellerinin.

Önce “bana dua et”
sonra “bir tebeşir ver” dedim.
Alın yazımın üzerinden geçip
temize çekecektim.

“Çık dışarıda oyna bak dünya ne güzel.” Dedi.
Oysa bir ağırlığım dünyaya
ve tek kişilik bir kervan
yükü kalbi olan.
Çıktım ve izlerini o tebeşirle belirginleştirdim, cesedimin.

Rengârenk deli gömleklerimin kumaşlarından bozup
kendi kefenimi biçip
toplu mezarlara bıraktım yüz üstü kendimi.
Dedim:
“Yasla kalbimi, yaslı kalbine.
Belki şiir olur bu mekân değişikliği.
Anne üzülme.
Kireç serp üstüme.”




ilgili video: https://www.facebook.com/video.php?v=3172994212599&set=vb.159751084059215&type=2&theater

24 Mart 2015 Salı

NAFTALİN

-naftalin-

'kelimelerini bitirdikten sonra kalk sofradan
yoksa arkandan ağlarım' dedi kadın

o anlarda halının motiflerine odaklamıştı gözlerini,adam
bir şarkı
hep aynı yerden dolanıyordu boynuna ilmek
ve parmağındaki yüzükle oynuyordu boyuna

kadın sadece kendini düşündü o anda
biliyordu
baba evine döndüğünde
genç kızlık hayallerini kaldıracaktı ilkin
ortalığa saçılmış zihninden.
sonra gülüşlerini, öpüşlerinin yanına ilikleyecekti
naftalin kokacaktı kızlığı
ve gelinliğinin sökülen dantellerinden dikilecekti geleceği

son sözünü söyledi adam ve kalktı sofradan

'yırtıkları yamarsın
canının söküklerini nereye saklarsın?
teğellenmiş bir yüreği eprimiş bir ruha nasıl geçirirsin?
şu giyindiğimiz ten libası sökülsün dursun
ama bilesin ki
içimdeki boşluklar cereyan yapıyor ömrüme.

ey kirpikleri yanağımda kelebek kanadı sevgilim
hayatının muhtelif yerlerinin artık sen sar yaralarını
yırtarak ak bir patiskadan.
bilirim çok şiir çıkar bu ayrılıktan'







ilgili video:  https://www.facebook.com/video.php?v=3819834623205&set=vb.159751084059215&type=2&theater

TANIMAK

-tanımak-

-seni tanıyor muyum ?-


martılar vokal yapardı çığlıklarımın eskizlerine
ve dalgalara asardım içimden geçen notaları.
Bir balık, gökyüzüne çıkar, galataya meylederek.
Sebepsiz tokat gibi yüze vurunca ayazını rüzgâr
-ki cam bile camlığını bırakır o soğukta, giderek-
herkesin göz yaşı akardı
ama ben ağlardım, bunu fırsat bilerek.

bulutsamış bir ismin,
yağmaya meyyal bir zamanıydı gözlerin.
sökülen bütün gülücükleri, kendi ellerinle ördün
doğurmadığın bütün çocuklarını evlat edinirken.
Islak bir zemindi ömrün.
Yolun her hâlini gördün.


-beni tanıyor musun ?-


Ben, üzerinde uyuduğun halının ilmekleriyim.
Dokunur belleğime,dantel gibi,söylediğin tüm uzak sözler.
Boynuma borç bir prangadır;
anlattığın o öyküler,
paylaştığın masalların.
Devrik bile olsa şiirdir artık içimde
içime döktüğün göz yaşların.

Paydalarını eşitlerken hayatın
(bir sürü işlem hatası zihnimde)
tırnaklarımın içinde toprak,
gözbebeklerim ışığa duyarsız siyah bir desen
ve üç numara saçlarım.
"Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen"


-tanışır mıyız ?-


Eğer öyleyse bu akrostişlik bir şey değildi.
Bu, uyak sıkıntısı yaşamamış bir şairin
kağıtla seviştirmesi gibi bir şeydi kalemi.
Yani içimde düzinelerce dize,
dizelerin içinde kelimeler,
kelimelerin özünde sesli sessiz harfler
ve kalbimin mermi çekirdeğinde cuntasız
bir devrim var.

Badem çiçekleri açıyor namlu uçlarımda.
"Aman" diyorum "acele et.Bunlar tez döker yüklerini"
"Döksün"diyor "meyvesi bizimdir ve onun da çiçekleri..."

Yüzüm gözüm, gökyüzünden düşen bir damla suda yunar.
Kirpiklerimde rutubetli polenler
karnımda da kanat çırpan kelebekler var.
Demem o ki
bu bahar ve sonsuza kadar yanımda olmalı,
gözlerinde gördüğüm çocuklar.









ilgili video: https://www.facebook.com/video.php?v=3869783551897&set=vb.159751084059215&type=2&theater